Yargıdaki ilk Türk Kadını: Süreyya Ağaoğlu

1903 yılında Azerbaycan’da doğan ve çocukluk yıllarından itibaren adalete olan tutkusuyla şekillenen Süreyya Ağaoğlu, hukuk dünyasının kapılarının kadınlara kapalı olduğu bir dönemde imkansızı başarmak için yola çıkmıştı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırmak istediğinde, dönemin dekanından “kadından avukat olmaz” cevabını almasına rağmen geri adım atmamış; kararlılığı sayesinde fakülteye kabul edilen ilk üç kız öğrenciden biri olmuştu. 1925 yılında mezuniyetini aldığı sadece bir hukuk diploması değil, Türk kadınının savunma makamındaki yerini tescilleyen tarihi bir başarıydı

1927 yılında Ankara Barosu’na kaydını yaptırarak fiilen avukatlığa başlayan Ağaoğlu, mahkeme salonlarında cübbesiyle göründüğü ilk andan itibaren büyük bir merak ve önyargıyla karşılanmıştı. Ancak Ağaoğlu, hukuk bilgisindeki kuvveti ve hitabet gücüyle bu önyargıları kısa sürede yıkmıştı. Sadece bireysel davalarla yetinmeyerek, kadınların ve çocukların haklarını korumak adına sivil toplum çalışmalarına öncülük etmiş; Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti gibi platformlarda özgürlüklerin savunuculuğunu üstlenmişti.

Ağaoğlu’nun mücadelesi uluslararası bir boyuta da taşınmış; Türkiye’yi pek çok hukuk kongresinde temsil ederek Türk kadınının modernleşme sürecindeki başarısını dünyaya kanıtlamıştı. “Bir Ömür Böyle Geçti” adlı anı kitabında da belirttiği gibi, o hayatını sadece bir mesleğe değil, bir idealin inşasına adamıştı. Ancak buna rağmen, Ağaoğlu gibi isimlerin öncü başarıları zamanla kanıksanmış ve bu kazanımların arkasındaki sistematik engellemeler, tarih anlatıları içinde ikinci plana itilmiştir. Başarıları, toplumsal bellekte “bir ilk olma” etiketiyle sınırlandırılmış, bu yolda verdiği psikolojik ve bürokratik savaşın derinliği gölgede bırakılmıştı.

Kadınlar olarak bizler, Süreyya Ağaoğlu’nu tozlu dosya aralarından ve sadece “ilk” sıfatından çıkarıp, bugünün savunma makamında oturan her kadının temel taşı olarak görmeliyiz. Onun adalet arayışı, erkek egemen hukuk sisteminde açılmış en derin gediktir. Onu tarihin görünür bir öznesi yapmak; sadece bir meslek büyüğünü anmak değil, adaletin hiçbir cinsiyete sığmayacağını ve bir kadının imzasının mahkeme salonlarından tüm topluma nasıl sirayet edebileceğini hatırlatmalıyız.

Yayınlanan <a href="https://xn--kadnnimzas-zubbg.site/category/bi-kadin/" rel="category tag">Bİ’ KADIN</a> Bir yorum yapın

Türkiye’nin İlk Kadın Gazetecisi Selma Rıza Feraceli Kimdir?

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, kadınların toplumsal alandaki varlığının oldukça kısıtlı olduğu bir iklimde Selma Rıza Feraceli; o dönemde düşünceleri ve cesur kalemiyle gazeteciliğe adım atan ilk kadındı. 1872 yılında İstanbul’da doğan Selma Rıza, ailesinden aldığı Batılı eğitim ve hürriyetçi fikirlerle erken yaşta tanıştı, kadınların eğitim hakkı ve özgürleşmesi konusundaki fikrini hayatının merkezine koymuştu.

Henüz genç bir kadınken Paris’e, sürgündeki ağabeyi Ahmed Rıza’nın yanına gitmesi, onun karakterinin sadece bir yazar değil, aynı zamanda bir aktivist olarak şekillenmesini sağlamıştı. Paris’te geçirdiği yıllar boyunca, Jön Türk hareketinin içerisinde yer alan tek kadın üye olarak tarihe geçen Selma Rıza, burada “Meşveret” ve “Şura-yı Ümmet” gazetelerinde Fransızca ve Türkçe yazılar kaleme almıştı. Bu yazılarında sadece siyasi eleştirilerle yetinmemiş, kadınların eğitim görmesinin bir lütuf değil, toplumsal kalkınma için bir zorunluluk olduğunu savunmuş ve vurgulamıştı. O dönemde kadınların gazete sütunlarında fikir beyan etmesi imkansıza yakınken, o hem bir gazeteci hem de bir romancı olarak kadının düşünce dünyasındaki sarsılmaz gücünü kanıtlamıştı.

1908 yılında Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte İstanbul’a dönen Selma Rıza, burada kadınların sosyal hayata katılımını artırmak amacıyla kurulan cemiyetlerde aktif roller üstlenmişti ve ilk Türk kadın romanlarından biri olan “Uhuvvet”i (Kardeşlik) yazmıştı. Gazetecilik mesleğini bir silah gibi kullanarak, kadının pasif bir figürden, karar mekanizmalarında yer alan bir özneye dönüşmesi için mücadele vermişti. Ancak döneminin siyasi çalkantıları ve toplumsal yapısı, onun bu devrimci duruşunun zamanla tarihin tozlu sayfaları arasında gölgede kalmasına neden olmuştu.

Selma Rıza’nın bu denli büyük bir öncü olmasına rağmen tarihin tozlu sayfaları arasında gölgede kalmasının sebebi, sadece dönemin siyasi çalkantıları değildi, aynı zamanda tarihin genellikle “erkeklerin kaleminden” yazılmış olmasıydı. Jön Türk hareketi içinde aktif rol almasına karşın, hareketin eril yapısı ve sonrasındaki muhafazakar toplumsal kabuller, onun entelektüel mirasını bir kenara itmişti. Kadınların başarılarının “istisna” olarak görülüp sistematik bir şekilde belleklerden silinmeye çalışılması, Selma Rıza gibi bir devrimcinin isminin sadece akademik sayfalarda kalmasına neden olmuştur.

Yayınlanan <a href="https://xn--kadnnimzas-zubbg.site/category/bi-kadin/" rel="category tag">Bİ’ KADIN</a> Bir yorum yapın

Sahnedeki ilk Türk kadın: Afife Jale

Türk tiyatrosunda Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu, sanatın sadece belirli bir zümreye mahsus görüldüğü bir dönemde Afife Jale; tüm baskılara ve toplumsal engellere göğüs geren sarsılmaz bir öncü olmuştur. 1920 yılında “Yamalar” oyunuyla ilk kez sahneye çıktığında, canlandırdığı karakterin ötesine geçerek bir zihniyet devriminin fitilini ateşlemiştir. Onun bu cesareti, sadece bir performans değil, kadınların kamusal alanda var olma hakkının güçlü bir ilanıdır.

Ancak bu büyük cesaretin bedeli, genç yaşta polis baskınları, adli takibatlar, işsizlik ve derin bir yalnızlıkla geçen zorlu yıllar olmuştur. Dönemin kısıtlayıcı yasaları ve toplumsal yargıları nedeniyle defalarca sahneden indirilmiş, tutuklanmış ve mesleğini yapması engellenmiştir. Bu baskılar onu fiziksel ve ruhsal olarak yıpratsa da, sanatına olan tutkusu ve kadınların önünü açma kararlılığı hiçbir zaman sönmemiştir.

Tarihin tozlu raflarından çekip çıkardığımız Afife Jale’nin öyküsü, bir vazgeçiş hikayesi değil; aksine imkansızlıklar içinde var olma ve sesini duyurma mücadelesidir. “Beni acıyarak değil, düşünerek, severek, kucaklayarak hatırlayın” diyen sanatçı, bugün sahnedeki her kadının attığı imzanın ve sergilediği her performansın ilk mürekkebidir. Onun hayatı, sanatın hiçbir engel tanımayacağının ve özgürlüğün ancak bedel ödenerek kazanılacağının en somut kanıtı olarak tarih sayfamızda yer almaktadır.

Bugün “Kadının İmzası” olarak bizler, Afife Jale’yi sadece bir isim olarak değil, bir “özgürlük simgesi” olarak selamlıyoruz. Onun açtığı yolda bugün binlerce kadın sanatçı özgürce sahne almakta, yönetmekte ve üretmektedir. Onu tarihin görünür bir öznesi yapmak; sanatın ve kadının birleştiği her noktada onun mirasını hatırlamak ve bu mirası gelecek nesillere aktarmaktan şeref duyuyoruz.

Yayınlanan <a href="https://xn--kadnnimzas-zubbg.site/category/bi-kadin/" rel="category tag">Bİ’ KADIN</a> Bir yorum yapın