Dünya sinemasında olduğu gibi Türkiye sinemasında da uzun yıllar boyunca “yönetmenlik” koltuğu erkek egemen bir alan olarak kabul edilmiştir. Ancak son yirmi yılda, ana akım ve bağımsız sinemada kadın yönetmenlerin artan varlığı, sadece sektörel bir değişim değil, aynı zamanda anlatı dilinde köklü bir devrim yaratmıştır. Kadın yönetmenler, perdede alışılagelmiş “erkek bakış açısını” (male gaze) kırarak, hikâyeleri daha derinlikli, gözlemci ve insan odaklı bir perspektifle yeniden inşa etmektedirler.
Yeşilçam döneminin kısıtlı imkânlarından bugünün uluslararası ödüllü festivallerine uzanan bu yolculukta, kadın sinemacıların karşılaştığı en büyük engel teknik yetersizlikler değil, sektördeki cinsiyetçi önyargılar olmuştur. Finansman bulma, dağıtım kanallarına erişim ve ciddiye alınma konularında verilen mücadeleler, üretilen filmlerin estetik değerini de şekillendirmiştir. Kadın yönetmenlerin kamerasından çıkan her kare, toplumsal cinsiyet rollerine dair sessiz ama etkili birer eleştiri niteliği taşımaktadır.

Görsel hikâye anlatıcılığında kadınların imzası arttıkça, sinemadaki kadın karakter tasvirleri de “kurtarılmayı bekleyen mağdur” veya “tehlikeli kadın” klişelerinden kurtulmaya başlamıştır. Artık karşımızda kendi kararlarını veren, hataları ve zaferleriyle gerçekçi kadın portreleri bulunmaktadır. Bu dönüşüm, sinemayı sadece bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp, toplumsal dönüşümün ve empatinin en güçlü araçlarından biri haline getirmektedir.